İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Seçimleri Beklerken

Yüksekova’da iki sivil Kürt vatandaşın katledilmesi, Kürdistan’ın bazı bölgelerinde devrimci durumun yaşanmasına yol açtı. Ortamı yatıştırmak üzere hükümet yetkililerinin çözüm sürecinde ısrarlı olduklarını vurgulamaları ne kadar ciddiye alınabilir belli değil. Hükümet yanlısı medya dâhil ana akım medyanın katliamı haber verme şekli sansür ve çarpıtma, hem suçlu hem güçlüyü oynama şeklinde tezahür ediyor. Başbakan’ın Roboski katliamı gibi Yüksekova’daki katliamın da üzerine gitme gücü yok.

Devlet iktidarı çözümlemesi yaparken, AKP’nin bir koalisyon hareketi olduğunu hatırlamak ve mesela koalisyonun temel direklerinden birisi olan Gülen cemaati ile ayrışma noktasına geldiğini tespit etmek önemli. AKP’nin koalisyon bileşenlerinin yanı sıra asker ve sivil bürokrasi içindeki fraksiyonlar da hesaba katılmak zorunda; devlet siyasetine yön veren sadece hükümet partisi değil. Tabii bir de Türk meclisi var. BDP bütçeye koyduğu muhalefet şerhinde “Kürdistan” kelimesini kullanınca, AKP’li, CHP’li ve MHP’li milletvekilleri hemen milli cephe kurdular. Aralarında çeşitli Türk partilerine dağılmış devşirme Kürtler de var; hizmetlerinin karşılığı olarak onlar da devlet iktidarından nemalanıyor.
Özetle: Oldukça kompleks bir iktidar kurgusuyla karşı karşıyız. Ve yeri gelmişken bir önerimizi yineleyelim: Salt AKP’ ile didişme görüntüsü veren kolaycılıktan vazgeçmek lazım. Şahsen, seküler muhalefeti Kürt düşmanı yapan CHP gericiliğinin çok daha tehlikeli olduğunu düşünmekteyim. AKP hiç olmazsa Türk-İslam faşizmini yumuşatma işlevi görüyor. CHP ise seküler muhalefet içinde gelişmesi olası, kısmen toplumsal dayanakları da olan halkların kardeşliği anlayışını bertaraf etme üzerine kurulu bir “derin” devlet partisi olmayı sürdürüyor.

On yıldan uzun bir süredir Başbakan’ın söylemlerinde ifadesini bulan çelişkiler aynı zamanda devlet iktidarını belirleyen güçlerin dönemsel olarak hangi siyaseti benimsediğini göstermektedir. Dün savaş çığırtkanlığı yapan, bugün barıştan yana olabilir, ya da tersi. Tereddütler ve kapalı imalar içeren söylemleri, devlet iktidarı içinde yaşanan çatlaklara işaret eder.

Tayyip Erdoğan Turgut Özal değil; çok daha temkinli ve iktidar dengelerine dikkat ederek siyaset yapıyor. Kaderinin Kürt sorununun çözümünde kararlı Turgut Özal ya da Necmettin Erbakan gibi olmasını istemiyor. “AKP = Türk devleti” ya da “Türk polisi = AKP polisi” gibi değerlendirmelere güncel propaganda değeri biçilebilir, fakat devlet iktidarını çözümlerken yetersizdir ve aydınlatıcı olmaktan uzaktır.

Türk devletinin şu anda çözümden anladığı ne?

Özellikle Amerika’nın nabzını tutmak açısından izlenmesi gereken gazeteci Amberin Zaman’ın KNK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar ile yaptığı söyleşide, Kürt hareketinin kaygısı şöyle dile getirilmiş: “Acaba temel konularda taviz vermeden Kürtleri entegre ve asimile edebilir miyim anlayışı hakim sanki.” Bu tespit aslında kuşkuya yer vermeksizin yapılabilir. Hükümete bu anlayışın hâkim olduğu kesin. Bireysel haklar ve özgürlükler çerçevesinde Kürtlerin talepleri zamana yayılarak kabul edilir, ama topluluk hakları kırmızı çizgi olarak kalmaya devam eder. Anadilde eğitim ve Kürdistan’ın özerk bir statüye kavuşturulması, Türk devletinin mevcut çözüm anlayışı içinde yok.

Öyleyse Öcalan ve PKK ile yapılan yarı-resmi ama mevcut yasaların ışığında suç olarak kabul edilebilecek görüşmelerin anlamı ne?

Öcalan ve PKK’nin yasal siyasete katılımı konusunda bir esnekliğin örgütlendiği söylenebilir. Fakat bu esnekliğin Kürtler adına bir bedeli olacak: Anadilde eğitim ve Kürdistan’ın özerk bir statüye kavuşturulması taleplerinin “dağdan inmenin” şartı haline gelmemesi lazım. Dağdan indikten sonra, yasal siyaset zemininde anadilde eğitim de Kürdistan’a statü de talep edilebilir, ama bunun olup olmayacağını nihayetinde Türk meclisindeki güç dengeleri tayin edecek. Türk devletinin varsayımı şu: Nasılsa Türk meclisinde böyle bir irade şekillenmez. Kürt milletvekilleri ve belediyeleri istediği kadar uğraşsın, bu iradeyi çoğunluk iradesi haline getiremezler.

Öyle görünüyor ki, Öcalan bu çerçeveye ya da meydan okumaya itiraz etmiyor. Silahsız muhalefete geçmeye hazır olduğunu söylüyor. PKK, bir yandan ayrılma seçeneği dâhil self determinasyon talebini muhafaza ederken, diğer yandan anadilde eğitim ve Kürdistan’a özerk statü taleplerini çözümün ön şartı olarak görmüyor. Çözümün ön şartı, PKK’nin yasal siyasete katılımının gerçekleşmesi. Bu şart gerçekleşmez ise, silahlı mücadeleye devam edilecek.

Türk devletinin asimilasyon ve entegrasyon siyasetini yürütme kapasitesi mesela İstanbul’da var olmasına var (Kasım ayında İstanbul’daki sönük Rojava mitingi bunu göstermişti), ama bu siyaset Kürdistan’da başarısızlığa uğruyor. Bu nedenle Öcalan ve PKK’nin yasal siyasete katılımının resmen kabulü, kaçınılmaz bir seçeneğe dönüşüyor. Önce kaçırılan ve sonra serbest bırakılan dört asker, bir uyarı eylemiydi. BDP’ye düşen rol ise, Yüksekova’daki katliamın tetiklediği devrimci durumu yumuşatarak seçimlere kazasız belasız girilmesini sağlamak. Bu ortamda HDP’nin yapabileceği bir şey zaten yok. Türk kamuoyunu şovenizm bataklığından çıkaracak bir siyasi irade bir türlü şekillenemiyor ve bunda CHP başrolü oynuyor.

Kürt kamuoyunda, meydana gelen devrimci durumun yumuşatılması değil de geliştirilmesi ve yayılması yönünde cılız bazı seslere rastlamak mümkün. Fakat Kürt hareketinin yöneticileri yerel seçimlerin beklenmesi yönündeki mutabakata uygun davranma siyasetini sürdürüyor. Sonrasında, hükümet neler yapabilir, ona bakılacak. Öcalan ve PKK’nin yasal siyasete katılımı yönünde bazı engeller kaldırılacak mı? Türk devleti Kürdistan’ın özerk statü kazanması talebini dile getirecek başlıca siyasi aktörün yasal siyaset sahnesine çıkmasını kabullenebilecek mi, bu test edilecek.

Türkiye’de Kürt hareketi hem gücü hem tıkanmayı bir arada yaşıyor. Irak’ta ve Suriye’de olduğu gibi merkezi devlet aygıtının dağılmasına yol açacak şartlar doğsa, hiç kuşkusuz tıkanma aşılacak. Fakat durum bu değil ve olacak gibi görünmüyor;  Öcalan haklı olarak devrimci halk savaşı stratejisi ile bir yere varılamayacağını söylüyor. “Hemen şimdi!” şeklinde bir özerk Kürdistan talebini ertelemesi mevcut şartlarda rasyonel ve gerçekçi görünüyor. Bunun anlamı tıkanmanın aşılacağı değil, çatışan taraflar açısından bir nefes alma aralığının inşa edilmesi. Yüksekova’daki katliam bunun bile çok zor olduğunu gösteriyor. Bugün için, sadece başka bir alternatifin olmadığı söylenebilir.

Acı gerçek şu ki hali hazırda kardeşlik filan hikâye; Kürdün isyan ve kana kanla karşılık verme kapasitesi mevcut “barışın” asıl teminatı. Taraflar açısından zoraki çatışmasızlık sürecini yaşamaya devam ediyoruz. Mecburen seçimler beklenecek ve taraflar provokasyona gelmemeye özen gösterecek. Yüksek siyasetin sınırları içinde kalındığı sürece daha olumlu bir beklenti örgütlemenin imkânı yok.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

tr_TRTurkish