İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Yolsuzluk” Operasyonu Barışa ve Çözüme Karşı

Yolsuzluk kapitalizmin olmazsa olmaz bir şartıdır. Zenginliğin seçkinci yönetimi ve adaletsiz paylaşımı zorunlu olarak yolsuzluk üretir. Doğal olarak yolsuzluk AKP hükümetinin de icraatlarından birisidir. Hatta yolsuzluğu düzene sokmak ve yönetmek gibi bir sorumluluğu var. Mesela halk arasında AKP’li belediyelerin bu konuda CHP’li belediyelerden daha iyi organize olduğu söylenir.

Türkiye’de yolsuzluk halkın çok iyi bildiği bir meseledir. Nerede bir inşaat, yol yapımı, tadilat, hatta yeşillendirme çalışması görse, kim bilir bu işten kimler nemalanıyor diye düşünmekle kalmaz, gündelik muhabbet konusu haline getirir. Yolsuzluk bir kader olarak algılanır. Toplumun bütün hücrelerine yayılır. Ucundan da olsa yolsuzluğa ortak olabilmek uyanıklık, olamamak enayiliktir. Mesela yerel seçimlerde AKP’ye oy vermeyi düşünen bazı vatandaşlar şöyle demektedir: “Bunlar eskisi gibi aç değil, doydular; asıl yeni gelecek açlardan korkmak lazım. Daha az kazık yemek için AKP ile yola devam!”

Binlerce haber, araştırma, belgesel kapsamlı bir şekilde kapitalizmin bu evrensel suçuna işaret eder. 2008 dünya ekonomik krizi açıkça küresel çapta yolsuzluklara işaret etmiştir. Fakat başta ana akım medya olmak üzere entelektüel kurumlar tarafından bu suçlar örtbas edilir, tali kılınır, çarpıtılır ve nihayetinde kurulu düzene imanın tazeleneceği çeşit çeşit senaryolar üretilip piyasaya sürülür. Halk aptal değildir; başta ana akım medya olmak üzere entelektüel kurumlar, hakikati dile getirdiği ve inandırıcı olduğu için değil, hakikatin ne olup olmadığına karar verme gücüne sahip olduğu ölçüde tek seçenek haline gelir.

Yolsuzluğun adli olarak sorgulanması, bazen iktidar gücüne endekslenmiş yolsuzluk sınırlarının zorlanması ve haddini bilememe, bazen de iktidar paylaşımı sırasında meydana gelen kavgaların sonucu olabilir. “Yargı-emniyet cuntası” tarafından hükümete dönük operasyonda ikincisinin öne çıktığına kuşku yok. Zaten halk olaya şöyle bakmaz: “Deme yahu, dürüst sandığımız insanlar yolsuzluk mu yapmış!” Şöyle bakar: “Yoksa bunlar yolsuzluk dâhil devleti yönetme kudretini yitirdi mi? Bakalım günah keçisi olmaktan kurtulacaklar mı?” Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesi şaka gibidir, kimse inanmaz.

Yolsuzluğu ortadan kaldırma iddiasındaki operasyonun özel bir çeşitlemesini, Fenerbahçe’ye dönük şike operasyonunda görme imkânı bulmuştuk. Hiç kimse bu operasyonun asıl derdinin şike olduğuna inanmadı. Gülen cemaati Fenerbahçe’ye göz koymuş ve yapacağını yapmıştı. Hedef tahtasında Başkan Aziz Yıldırım ve ekibi vardı. Fenerbahçe camiası Aziz Yıldırım’ın arkasında durunca, operasyon hedefine tam ulaşamadı.

Başbakanın şu anki durumu, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’a çok benziyor. Seçimlere kadar durumu idare edebilirse şanslı sayılır, sonrasında sandıktan çıkacak sonuç kaderini belirleyecek. Gerçi darbe senaryoları şimdiden yazılıp çiziliyor, fakat AKP’nin hizaya sokulması öncelikli senaryo gibi görünüyor. Gülen cemaatinin de bir parçası olduğu “paralel devletin” Başbakanı nasıl dize getireceği netleşmiş değil. Aziz Yıldırım gibi Başbakan da inatlaşmayı sürdürüyor.

Hükümete karşı gerçekleştirilen siyasi operasyon özellikle Başbakana bağlı hareket eden ekibi hedefliyor. Bu operasyonu Gülen cemaati mi yönetiyor, yoksa Gülen cemaatini yönetenler mi? İkincisi olduğuna kuşku yok. Başbakanın uluslararası bir komplo ile karşı karşıya kalma korkusunun paranoya olmadığı, bir gerçek olduğunu düşünmek için pek çok neden vardı. Artık doğrudan hükümeti hedef alan bu siyasi operasyonla haklı olduğu kanıtlanmış oldu.

Bu gelişmenin çözüm süreci siyasetine etkileri ne olur?

Hükümetin zayıflatılması ve iç kargaşaya sürüklenmesi, tabii ki muhatap krizi yaratacaktır. Muhatabı olmayan bir barış olmaz. Yerel seçimler sonrasına ertelenen adımların atılması zora girecektir. Bu adımlar atılmadığı takdirde, ateşkes sona erecek ve Türkiye bambaşka bir siyasi atmosfere sürüklenecektir.

Daha önce, barış beklentilerinin yükselişe geçmesinin önemli bir şartının, AKP’nin gücünü koruyarak ve BDP’nin güçlenerek yerel seçimlerden çıkması olduğunu belirtmiştim. Çünkü mecliste barışın önündeki engeller MHP ve ondan da önce CHP’dir. En büyük engel ise, MHP-CHP koalisyonudur. CHP’nin “sağcı” damgası yeme pahasına Ankara için yaptığı belediye başkan adayı seçimi, buna hizmet ediyor. Anlaşılan o ki, bir kez daha “PKK’siz çözüm mümkün” denilecek. CHP sol hareketi belirleme ve peşinden sürükleme gücünü elinde tuttuğu sürece olacak olan budur.

Nedense AKP saplantılı bir siyaset tarzında ısrar eden BDP ve HDP böyle bir durum yokmuş gibi hareket etmektedir. BDP’nin durumu biraz anlaşılırdır. CHP’nin kolonyal (sömürgeci) faaliyetlerinin yoğunlaştığı Dersim dışarıda tutulacak olursa, Kürdistan’da asıl rakibi AKP’dir. AKP’nin çözüm sürecinden anladığı, aynı zamanda Kürdistan’daki oy tabanını koruma ve geliştirme, asimilasyon ve entegrasyon siyasetini yayma şeklindedir.

Bu yetmezmiş gibi, çatışmasızlık sürecini bozmaya dönük oyunlar devam etmektedir. Kalekol inşaları ve Rojava sınırına çekilen duvar, açıkça savaş hazırlığı niteliğindedir. Söz konusu Kürdün vekili olduğunda Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını bile tanımayan ayrımcı alt mahkeme kararları ve Kürdistan’daki sivil katliamların resmi hukuk düzeni içinde sorgulanamaz olması, hükümetin muhatap olma yeteneğini aşındırmaktadır.

Tüm bunlara rağmen, BDP’li yetkililerin Türk devletinden önce AKP’yi muhatap alan söylemleri sorunludur ve Türk siyaset dünyasının, özelde CHP’nin kuyruğuna takılmaktan kurtulamayan Türk solunun etkisi altında hareket ettiğini gösterir. Bu tutumundan vazgeçmesi ve Kürdistani bir dil geliştirmesi gerekir.

BDP’nin Kürdistan dışındaki örgütlenmesi ve özellikle HDP için aynı siyaseti önermek doğru olmaz. Kültürel olarak çoğulcu perspektifin Kürdistan’da ve Türkiye’nin batısında alacağı biçimler farklıdır. Türkiye’nin batısında, sağ ve sol ideolojilerin tamamını kuşatan ırkçılık ve ırkçılığa prim verme siyasetinin sona erdirilmesi, asimilasyon karşıtı mücadele önem kazanmaktadır.

Bu anlamda, CHP ırkçılığı hükümet karşıtı muhalefetin dejenere edilmesinde önde gelen rolü oynamaktadır. Gezi sürecinde bile bu rolü oynamayı sürdürmüştür. Hükümetin PKK’yi muhatap alma siyasetini reddetmiş ve günü birlik PKK’siz çözüm propagandası yapmıştır. Seküler hareketin en dinamik unsuru olan Alevi muhalefetini kontrol etme ve Kürtlerle ittifakını engelleme siyasetinde kararlıdır.

Türkiye’nin batısındaki BDP’li örgütler gettolaşma siyasetini terk etmediği ve HDP’ye bu olguları da gözetecek bir dinamizm kazandırmadığı sürece, hükümete alternatif bir demokrasi ve barış hareketi inşa etme imkânı olmayacaktır. CHP’nin Kürdistan’daki kolonyal ve Türkiye’nin batısındaki ırkçı siyasetini önemsizleştiren söylemlerden vazgeçmek, toplumsal muhalefet alanını Türk meclisiyle karıştırmamak gerekir.

Şu anda Türkiye, çatışmasızlık sürecini tehlikeye atan ve barış umudunun altını oyan bir siyasi operasyonla karşı karşıya. Operasyonu sokağa taşırma denemeleri de yapılıyor. Gülen cemaati eliyle “paralel devletin” iktidara hazırlanması senaryosuna karşı net bir duruşun sergilenmesi önemlidir.

Özgür Gündem’in konuyla ilgili manşetten yaptığı haberin bir kısmı şöyle: “HDP Eşbaşkanları Kürkçü ve Tuncel, hükümetin yolsuzluk suçlamalarına açık bir yanıt vermek yerine, kendini mağdur konumuna yerleştirmesinin kabul edilemez olduğuna dikkat çekerek, ‘Başbakan devleti gizli ortaklarla sürdürmeye kalkışmanın maliyetini ödemektedir. Yolsuzlukları örtbas etmelerine izin vermeyeceğiz’ dedi.”

Bu açıklamayı yapmak için HDP’ye gerek yok. CHP bu işi çok daha iyi yapacaktır. İzin verilmemesi gereken başlıca husus, “yolsuzluk” operasyonu yapıyoruz diyerek barış ve çözüm beklentilerinin ortadan kaldırılmasıdır. BDP açısından durum daha net olmalıdır: Türk devletinin en kapsamlı, asırlık ve her daim güncel yolsuzluğu Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesidir. Bunu bileşeni olduğu ve Türkiye açılımından sorumlu HDP’ye de anlatması gerekir.

Fakat BDP’nin konuyla ilgili açıklaması Yeni Özgür Politika gazetesine şöyle yansımış: Şu aşamada “yolsuzluk” operasyonunun siyasi amacını tartışmak istemiyor, destekliyorlarmış. İnanılmaz bir açıklama. Siyasi anlam ve önemi göz ardı edilen bir operasyonu desteklemek nasıl bir tavır, nasıl bir siyaset? Bu mudur yolsuzluk ve sömürgecilik karşıtı siyaset? “Yolsuzluk bahane…” demek çok mu zor?

Belki de yanılıyoruz; demek ki HDP ve BDP, bu operasyonun dürüst, bağımsız ve Türkiye’yi aydınlığa çıkarmakta kararlı emniyet güçleri ve savcılarımız tarafından yapıldığına ikna olmuşlar. Öyle ki, Gülen cemaatinin de servetini soruşturmaya hazırlanıyorlar. Ve dahi, desteklendikleri takdirde, Kürdistan’ın sömürgeciliğe peşkeş çekilmesinin de hesabını sorabilecekler.

Durum buysa, HDP’li ve BDP’li yetkililerden bir ricamız var: Lütfen ellerindeki bilgiyi kamuoyu ile paylaşsınlar. Biz de “Önyargılı davranmışız, “yolsuzluk” operatörleri hükümet – cemaat çatışmasında taraf izlenimi uyandırmaktalar, bu operasyon barışa ve çözüme karşıdır” demeyi bırakıp “saçmalamışız” diyelim.

Bir de mecliste açlık grevine yatan vekillerimiz var ki, o ayrı bir komedi. Elbette söz konusu Kürt meselesi olunca, trajik komedi oluyor. Yazıyı daha dazla uzatmayıp, bu konuyla ilgili Hasan Bildirici’nin ROJEV.COM Kurdistan’da yayınlanan “Türkiye toz duman, bizimkiler açlık grevinde” yazısının okunmasını tavsiye ediyorum.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

tr_TRTurkish